Ankara’ya Denizi Getiren Sanatçı!..

Yapay zekâ destekli tasarımlarıyla dikkat çeken grafik tasarımcı Mirza Kök, hayal gücü ile teknolojiyi bir araya getirerek Ankara’nın simge noktalarını bambaşka bir bakış açısıyla yeniden yorumluyor. Anıtkabir’i, Tunus Caddesi’ni ve başkentin birçok ikonik mekânını dijital sanatın etkileyici diliyle denizle buluşturan çalışmaları, sosyal medyada büyük ilgi görüyor.
Başkenti yaşayan bir karakter, her sokağını ise anlatılmayı bekleyen bir hikâye olarak gören Mirza Kök; şehrin hafızasını, dijital çağda kalıcı içerik üretmenin sırlarını ve ödülle taçlanan yolculuğunu şehrin en çok okunan yayını Ankara Life Dergisi’ne anlattı. İyi okumalar dileriz.


Çalışmalarınızda Ankara’yı yalnızca bir şehir olarak değil, adeta yaşayan bir karakter gibi görüyoruz. Başkentin gündelik hayatını, hafızasını ve ruhunu görsel hikâyelere dönüştürürken hangi detaylar sizi besliyor?

Ankara’ya dışarıdan bakmakla, Ankara’nın içinde yaşamak arasında çok net bir fark var. Ben Ankara’ya sadece bir şehir olarak değil, gerçekten yaşayan, nefes alan bir karakter gibi bakıyorum. Bu şehirde her sokak, her bina, her ışık aslında bir hikâyenin parçası. Beni besleyen de tam olarak bu hikâyelerin kendisi. Ankara’nın sert gibi görünen ama aslında çok derin bir duygusu var. İlk bakışta gri, mesafeli ve sakin bir şehir gibi algılanabilir. Ama biraz yaklaştığınızda o sessizliğin içinde çok güçlü bir hafıza, çok katmanlı bir ruh olduğunu görüyorsunuz. Benim için ilham, tam da bu görünmeyen katmanlarda başlıyor. Bir gün Kızılay’da yürürken kalabalığın içindeki bir bakış, başka bir gün Ulus’un tarihi dokusunda duvarlara sinmiş zaman, bazen de bir otobüs durağında bekleyen insanların halleri… Hepsi ayrı bir görsel hikâyeye dönüşüyor. Çünkü Ankara, detaylarda saklı bir şehir. Bu yüzden çalışmalarımda Ankara’yı anlatırken aslında şehrin kendisinden çok, onun insanla kurduğu ilişkiyi anlatmaya çalışıyorum. Çünkü Ankara’yı özel kılan şey sadece binaları değil; o binaların arasında yaşayan insanların hikâyeleri, sessizlikleri ve umutlarıdır.

Dijital çağda görsel içerik üretimi her zamankinden daha hızlı tüketiliyor. Siz ise çalışmalarınızda kalıcı bir iz bırakmayı başarıyorsunuz. Bir görselin yalnızca estetik değil, aynı zamanda güçlü bir hikâye anlatıcısı olabilmesi için hangi unsurları taşıması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Dijital çağda içerik gerçekten çok hızlı tüketiliyor; bir görselin ömrü bazen birkaç saniyeye sıkışıyor. Tam da bu yüzden, kalıcı bir etki bırakmak istiyorsanız yalnızca “güzel görünen” bir kare yetmiyor. Benim için bir görselin değerini belirleyen şey, estetikten çok taşıdığı hikâyedir. Bir fotoğraf ya da görsel, izleyicide bir duygu uyandırmıyorsa ne kadar teknik olarak kusursuz olursa olsun bir süre sonra unutuluyor. Ama içinde bir bakış, bir sokak detayı, bir ışık anı ya da insanın kendinden bir parça bulabileceği bir sahne varsa, o görsel artık sadece izlenmez; hatırlanır. Bence güçlü bir görselin üç temel unsuru olmalı: samimiyet, bağlam ve duygu. Samimiyet, o anı olduğundan farklı göstermemek; bağlam, o sahnenin bir hikâyeye ait olduğunu hissettirmek; duygu ise izleyiciyi içine çekebilmek… Bunlar birleştiğinde görsel artık sadece bir “kare” olmaktan çıkar, bir “hatıra”ya dönüşür. O yüzden benim için kalıcı içerik, dikkat çekmekle değil; dokunmakla ilgili. Eğer bir görsel, yıllar sonra tekrar bakıldığında aynı duyguyu yeniden hissettirebiliyorsa, işte o zaman gerçekten başarılı olmuş demektir.


Geçtiğimiz günlerde ‘Yılın Dijital İçerik Üreticisi’ ödülüne layık görüldünüz. Bu ödülü kariyerinizin hangi noktasında konumlandırıyorsunuz? Sizin için bir sonuç mu, yoksa yeni bir üretim döneminin başlangıcı mı?
Ben ödülleri hiçbir zaman varılacak son durak olarak görmedim. Benim için her ödül, yapılan işin görüldüğünü ve karşılık bulduğunu hissettiren çok kıymetli bir motivasyon kaynağıdır. “Yılın Dijital İçerik Üreticisi” ödülü de bu anlamda beni mutlu eden ve daha büyük bir sorumluluk yükleyen özel bir değer taşıyor. Dijital içerik üretmek artık sadece estetik görüntüler paylaşmaktan ibaret değil; yaşadığınız kenti, kültürü ve zamanı doğru okuyabilmek, bunları insanlara samimi bir dille aktarabilmek anlamına geliyor. Eğer ürettiğiniz içerikler insanlarda bir duygu uyandırıyor, onları yaşadığı şehre farklı bir gözle bakmaya teşvik ediyorsa, işte o zaman gerçek karşılığını buluyor. Bu ödülü bir sonuç olarak değil, yeni bir başlangıç olarak görüyorum. Çünkü üretmenin sınırı yok. Her gün değişen bir şehir, her gün yeniden anlatılmayı bekleyen hikâyeler ve keşfedilmeyi bekleyen detaylar var. Bu da bana sürekli yeni bir heyecan veriyor.

Ankara’nın kültürel belleğini kayıt altına alan ve geniş kitlelerle buluşturan çalışmalarınız, özellikle genç içerik üreticilerine de ilham veriyor. Bugün üretmeye başlayan birine, kendi şehrinin hikâyesini anlatabilmesi için vereceğiniz en önemli tavsiye ne olurdu?

Bugün içerik üretmeye başlayan birine vereceğim en önemli tavsiye şu olurdu: “Önce kendi şehrine gerçekten bakmayı öğren.” Çünkü çoğu zaman gördüğümüz şeyi anlatıyoruz ama anlamaya çalıştığımız şeyi çok az kaydediyoruz. Bir şehrin hikâyesi sadece bilinen meydanlarda, simgesel yapılarda ya da popüler karelerde saklı değil; asıl hikâye, günlük hayatın içinde sessizce akıp giden detaylarda gizli. Genç üreticilere hep şunu söylerim: Acele etmeyin. En iyi kare, en çok dolaştığınız yerden değil, en çok hissettiğiniz yerden çıkar. Bir sokağı sadece fotoğraflamak değil, o sokakta durup insanları izlemek, sesleri duymak, ritmi hissetmek gerekir. Çünkü hikâye, teknikten önce dikkat ister. Bir diğer önemli nokta da şu: Kendi şehrinizi “dışarıdan biri gibi” izlemeyi öğrenin. Çünkü alıştığınız şeyleri yeniden fark etmek, üretimin en güçlü başlangıcıdır. Ankara’yı, İstanbul’u ya da herhangi bir şehri ilk kez görüyormuş gibi bakabilmek, anlatının kapısını açar. Ve en önemlisi; mükemmel kareyi değil, gerçek kareyi arayın. Çünkü izleyici artık kusursuz görüntüden çok, samimi olanı hissediyor. Biraz eksik, biraz doğal ama içinde hayat olan işler her zaman daha kalıcıdır. Kısacası, bir şehrin hikâyesini anlatmak için önce o şehrin içinde kaybolmak gerekir. Kaybolmadan bulunan hiçbir hikâye, gerçekten size ait olmaz.

Ankara sizin için nasıl bir şehir? Bu kent, sizin gözünüzde hangi duyguları ve anlamları taşıyor?

Benim için Ankara, kendini hemen açmayan ama tanıdıkça içine alan bir şehir. Bu şehirde en çok dikkatimi çeken şey, abartısız ama güçlü bir karaktere sahip olması. Gösterişi yok ama duruşu var. Kalabalığın içinde bağırmadan var olmayı bilen, sessiz ama etkili bir dili olan bir şehir Ankara. Bu yönüyle de aslında çok öğretici. Ankara’yı özel kılan bir diğer şey ise hafızası. Ulus’un tarihi dokusu, Kızılay’ın dinamizmi, Çankaya’nın daha kurumsal ve ritmik yapısı… Hepsi bir araya geldiğinde tek bir şehir değil, adeta birbirine eklenmiş farklı hikâyeler bütünü ortaya çıkıyor. Ben Ankara’yı sadece yaşanılan bir yer olarak değil, hissedilen bir şehir olarak görüyorum. Bir gününü burada geçiren biri için sıradan gibi görünen anlar, aslında çok güçlü bir kent kültürünün parçaları. Bir otobüs durağındaki bekleyiş, bir sokak arasındaki sessizlik ya da sabah erken saatlerdeki ışık… Hepsi bu şehrin ruhunu anlatıyor. O yüzden benim gözümde Ankara, ilk bakışta “gri” gibi görünen ama içine girdikçe renklerini, duygusunu ve hikâyesini yavaş yavaş gösteren bir şehir. Ve belki de en güzel yanı, herkesin kendi Ankara’sını içinde bir yerlerde kurabilmesi.

Yorumlar kapalı, ancak trackbacks Ve pingback'ler açık.